AHMET AYYILDIZ

AHMET AYYILDIZ

Şeriat mı, Darbe mi? Hangisi Tehlikeli?

3/5/2007

 

-POPÜLER SİYASET YAZILARI-

 

Şeriat mı, Darbe mi? Hangisi Tehlikeli?

 

Türkiye Cumhuriyeti tarihine resmi perspektifin dışından baktığınızda -bu genelde en az yapılandır- toplumsal hak taleplerinin hepsi birer isyan kategorisinde algılanmış ve bu hak taleplerinin siyasi uzantıları hep budanmıştır. Çok partili siyasi hayata geçildiğinden bu yana, on yıllık aralıklarla darbelenen siyasi süreçte toplumsal hak taleplerinin bir güzel üstesinden gelindi. Buyurgan ve hikmeti hükümetçi düşünüş biçimine sahip bir devlet aklının bu türden uygulamalara imza atması şaşırtıcı olmasa gerek.

 

Türkiye’de toplumsal hak talebi konusunda siyasal olarak iki kategori belirmektedir. Bunlardan birincisi dindarlıktan beslenen muhafazakâr yapıyken bir diğeri ise Kürtlerdir. Kürtler, Cumhuriyet’in ilanını takip eden yıllarda başlayan çeşitli hak taleplerini artan şiddet eğilimiyle birlikte bugüne taşımışlardır. Kürtlerin hak talebi konusundaki ısrarcı tutumu onları silahlı eyleme kadar götürmüş, geçmişteki vatandaşlık üzerinden eşitlik isteği bugün bu toplumsal kategorinin bir kesimi için bağımsızlık isteğine dönüşmüştür. Bugüne değin birçok Kürt isyanına tanık olan Cumhuriyet,  din temelli bir rejim kurma kabilinden toplumsal başkaldırıyı muhafazakârlardan görmemiştir.

 

Hal böyle iken; neden MGK toplantılarından sonra sürekli olarak irtica tehdidi uyarısı yapılmakta ve ipe sapa gelmez örnekler verilerek bu “tehdit” payandalandırılmaktadır? Kürtlerin bir kesiminin silahlı terör eylemleri “vatanın bölünmez bütünlüğü”ne açık bir tehditken neden gündemde ilk sırada yer almamaktadır?  Neden Türk resmi ideolojisinin en sıcak gündemi hep aynıdır?

 

Bizce bu soruların cevabı çok açıktır. Bu durumun temel saiki çok partili demokrasiye geçişten bu yana halkın büyük bir çoğunluğunun muhafazakâr partilere oy vermesi ve onları iktidara taşımasıdır. Yani toplumsal değişim talebinin yüzde olarak en geniş kesimine tekabül eden dindar muhafazakârlar, siyasi değişim talebinin mihenk noktasıdır. İşte tam da bu nedendir ki “irtica” yaftasıyla etiketlenen dindar muhafazakârlar siyasi kulvarın dışına itilmek istenmektedir her fırsatta. Yani devlet aklı, toplumun herhangi bir kesiminden hak talebinin yükselmesini rejim için her zaman tehdit olarak algılamış ve  gözünün yaşına bakmadan bu talebi yapanları tarumar etmekte hiçbir beis görmemiştir.

 

 

Laikçilerin modernleşme algısı ve muhafazakârların zor sınavı

 

Bir başka konu ise laikçilerin modernleşmeyi algılayış biçimindeki sığlığından kaynaklanan şekilci ve muhtevası olmayan “modern hayat tarzı”nın, halka dayatılmasıdır. Yani siyasal alandaki tek tip toplumsal yapı ideali, Cumhuriyet elitinin modernleşmeyi algılama biçimine sirayet etmiştir.  Laikçilere göre halk bağlama değil de opera dinlemeli, ortaoyunu değil de arya seyretmelidir ki ilerlesin, muasır medeniyet seviyesine erişsin. Nitekim 30 Nisan Çağlayan mitinginin kadın önderlerinden bir zat “benim çocuğum bale yapmalı, namaz kılmamalı” gibi gülünç bir beyanat vererek zihinsel dünyalarına dair muntazam bir örnek vermiştir. Laikçiler için batılı görünüm her tür değerin üzerinde ulvi bir gayedir ve söz konusu kesimin modernlik algısı, bu haliyle de aslında bir simülasyondur. Onlara göre batılı tarzda olmayan yaşam biçimleri ve toplumsal görünüm çağdışıdır ve asla kabul edilemez.  Böylesi bir kartezyen rasyonalist planlama elbette tutmayacaktır. 

 

 

Demokrasimizde Bir Giyotin: Darbe ve Darbecilik…

 

Ülkemizde ne acıdır ki demokratik ve hukuksal bir gelenek oluşmamışken, darbe ve darbeci gelenek pekâlâ oluşmuştur. Bu darbeci gelenek, siyasal miyopluk, anakronizm ve tahammülsüzlük gibi müzmin hastalıkları taşır ve ideolojik beslenmesini korku siyaseti üzerinden yapar. Bugün iktidar partisinin temsil ettiği; daha önceki süreçlerde ise başka partiler tarafından temsil edilen muhafazakar kesim, bu marazlı devlet aklının yeni kurbanıdır.

 

Türkiye'de yakın geçmişteki iki darbenin saiki olan şeriat tehdidi hakkında kapsamlı bir doktora çalışması vardır. Bu çalışma Doç. Dr. Alev Erkilet Başer tarafından çalışılmış olan "Ortadoğu'da Modernleşme ve İslami Hareketler" adlı yapıttır. Bu başyapıtın da işaret ettiği gibi Türkiye'de rejimi değiştirme yönünde yükselen bir İslami hareket toplumsal çapta hiç olmamıştır. Hal böyle iken demokrasinin kesintiye uğratılmasının yegâne bahanesi neden "İrticadır"? Bu sorunun cevabı da oldukça açıktır. Türkiye'de imtiyazlı sınıfın devletten aldığı paydan en büyük pastayı kapan statüko bunu bahane ederek imtiyazlı konumunu ve anayasal denetlenme şansını ortadan kaldırmaktadır. Yüksek kademedeki diğer memurların imtiyazının korunmasının sigortası olan statüko, her bahaneyle ortaya çıktığında yine bu kesimler tarafından desteklenmektedir.  

 

 

 

 

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Nümayiş Amigosu

16/4/2007

—POPÜLER SİYASET YAZILARI—

 

AHMET AYYILDIZ

 

NÜMAYİŞ AMİGOSU

 

14 Nisan günü “Cumhuriyet Mitingi” adlı sözde sivil nümayişi hayretle izledik hepimiz. Bugüne değin pompalanan anakronizm sayesinde toplanan bu kalabalık, resmi ideolojinin sloganlarını sahiplenmiş ve kendini hayali bir “İstiklal Harbi” içerisinde görmekte belli ki. Halkın merkeze yakınlaşmasından hiç mi hiç hoşlanmayan “Cumhuriyetçi elit”, toplumsal hacmine rağmen sesi gür çıkmakta ve kendi deyimleriyle Cumhuriyet’i Şeriat’a karşı korumaktalar. Oldukça gülünç olan bu slogan bu mitingde sözde sivil kalabalık tarafından can hıraş terennüm edildi.

 

Gelelim bu nümayişteki kara mizah sahnesine. Bu toplantının en gülünç sahnelerini sağ olsun Tuncay Özkan oynadı. Bir tribün lideri edasıyla yumruk salladı, kalabalığı şahlandırdı, vecd ile ona verilen rolü oynadı. Bunları yaparken bir iletişim tekniği olan “feedback” yapmayı da ihmal etmeyip, sorular sordu, yanıtlar adlı. O bir gazeteci değil, kendini davasına adamış büyük bir amigoydu. Ülkemizdeki tribün psikozuna yakından bakacak olursak Tucay Özkan’ın ideolojiyle tribündeki ideoloji tencere kapak misali örtüşmektedir. Bu benzeşmeden olsa gerek bu zatın kalabalık önündeki halet-i ruhiyesi ile Fenerbahçe’nin tribün lideri “Sebo” arasında herhangi bir fark göremedim.

 

Öte yandan bu “zat-ı şahane”  kendi televizyonunun yegâne haber konusu olan “laikçiliği” böylesi bir kalabalık önünde yüksek frekanstan haykırarak kendi ekmek kapısının ilelebet açık kalmasını sağlıyordu. İç tutarlılığı olan bu işgüzarlığın, ne etik açıdan ne de gazetecilik açısından iler tutar yanı yoktur. Esasen, bu “laikçi anlayış” “siyasi etik” yahut “iş etiği” gibi erdemlere hiç ihtiyaç duymadığını bütün söylemine yaydığından, etik beklentisi içerisinde olmak ta büyük saflık olacaktır.

 

“Ulusalcılık” adı altında yürütülen bu tür propagandaların yekununa baktığınızda anakronizm üzerine temellendirilmiş ve içerikten yoksun bir söylem göze çarpar. Anakronizmi bu basmakalıp söylemin içerisinden aldığınızda geriye hiçbir şey kalmamaktadır. Hal böyle olunca bu söylemin öne çıkan isimlerinin durumu da tribün liderliğinden öteye geçememektedir. Yani Tuncay Özkan’ın soyunduğu role,  “tirübün amigosu” terimi ısmarlama elbise gibi üzerine oturmaktadır.

 

Ülkemizde basın, demokrasinin işlemesinde üzerine düşen görevi yapmadığından demokrasimiz sürekli cari açık vermektedir. Basın, devlet üzerindeki etkisini halkın lehine değil, resmi ideolojinin lehine kullanmakta bir beis görmemektedir. Hal böyle olunca da Türkiye’de resmi gündem hiç değişmemekte ve kendini tekrar etmektedir. Bu resmi gündemle birlikte Türkiye’de en moda olan gazetecilik örneği “mütareke gazeteciliği”dir.  Bunun en canlı örneğini de yazımıza konu olan Tuncay Özkan ortaya koymaktadır. Üstelik kişisel yeteneklerini de işin içine katarak ve nümayişlerde tribün amigosu edasıyla işini daha renkli hale getirmektedir. Tebrikler Tuncay Özkan.

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

İletişim ve Yabancılaşma

9/4/2007

 

İLETİŞİM ÇAĞINDA BİR SORUN:  YABANCILAŞMA

 

İletişim,bugün yeni dünyanın temel değişim paradigması olarak, gerek akademik çevrelerde, gerekse toplumsal boyutta en çok tartışılan ve fikir beyan edilen konuların başında gelmektedir. İletişim kavramı bu güncelliğini hiç şüphesiz yarattığı küresel değişime borçludur. Teknolojik gelişme düzeyi; daha özelde kitle iletişim araçlarının küresel yaygınlığı, toplumların tüm faaliyet alanlarına baştan aşağı yenilik getirerek yeni bir çağın başladığının haberini verir.  Söz konusu yeni çağda en temel değişim şüphesiz ekonomide meydana gelir ve küresel bir ekonomi ağına ya da trans-ekonomi[1] ağına tüm toplumları alır.  Bu çerçevede toplumların temel karakteristik özelliklerinde değişme ve aşınma gözlemlenmektedir.  Bu değişim ve aşınma durumu gündeme yeni bir kavramı getirir. İşte bu kavram, temelde kendi tarihine, geleneksel duruşuna yahut temel ekonomik ilişkilere karşı aşınmayı ifade eden yabancılaşmadır.

 

İletişim ve yabancılaşma kavramları günümüzde oldukça sık kullanılır hale gelmiştir. Öyle ki bu kavramlar yaşamımıza direkt olarak bir takım etkiler getiren kültür olayları halinde tartışıla gelir. Böylece; iletişim ve yabancılaşma, belli bir toplumun değil de tüm toplumların ana kültür problemleri olmuştur. Fakat görülen etkiler yine de bir toplumdan diğer topluma göre farklılık göstermektedir. Bu yüzden iletişim ve yabancılaşmanın içermiş olduğu sorunlar, evrensellik özelliği göstermemektedir.

 

Yabancılaşma Olgusu ve Tanımı

Yabancılaşma kavramı küresel olarak toplumların karşılaştığı temel problematikler olduğundan bu konuya dair birçok fikir beyan edilmiştir. Aşağıda bu konuya dair yaklaşımları vermeye çalışacağız.

 

Yabancılaşma kavramını değerlerin yokluğu, içe dönük bir tutum[2], çağdaş insanın sosyo-psikolojik rahatsızlığı olarak tanımlayan çalışmalarla birlikte, gereksinimlerin karşılanamaması sonucu oluşan bir durum ve sistemdeki davranışsal çıktılar ile ortamın etkisini dikkate alarak tanımlayan çalışmalar da söz konusudur. Yine işgörenlerin yabancılaşmasına psikolojik ve sosyolojik açıdan yaklaşan düşünürlerin kavramı yorumlamalarını sosyal psikolojik yaklaşıma dayandırdıkları da görülmektedir. Örgütlerin ve toplumların yabancılaşmasına bir bütün olarak bakan Sulhi Dönmezer yabancılaşmayı, sosyal ve toplumsal bir olgu olduğu kadar, bireysel bir sorun olarak da değerlendirir[3]. Dönmezer, endüstri toplumunda bireyin kendi kendini yönetme ve anlama güçlüğünden ortaya çıkan deneyimlerinin, bireyin kendini güçsüz hissetmesinde etken olduğunu ileri sürmektedir. Dönmezer’e göre sosyalleşme sürecinde bireyler, tüketim alışkanlıkları, rahat bir yaşam, girişimi üstlenme gibi değerler sonucu çoğu kez yanlış inançların sahibi olurlar. Yanlış inançlar ise kurumların yeniden oluşumunu; yaşam biçimi yüksek düzeyde merkezileşmiş, kontrolün ortaya çıkardığı sosyal örgütleri ve ideolojileri, güçlendirmektedir. Böyle bir durumda birey “kaderci”dir. Birey kendi sorumluluklarını ve onu birey yapan değerleri yadsır, toplumdan kopar ve topluma yabancılaşır.

Diğer taraftan Melvin Seeman sosyolojik ve psikolojik araştırmalarına dayandırarak ortaya koyduğu yabancılaşmaya yönelik görüşlerini beş temel boyut altında; güçsüzlük, anlamsızlık, normsuzluk (kuralsızlık), yalıtılma (izolasyon) ve kendinden uzaklaşma olarak sınıflandırmıştır [4] Her bir boyutun içeriği dikkate alındığında:

 

a) Güçsüzlük; bireylerin yaşamını etkileyen koşullar üzerinde etkin olamaması ya da denetim kuramaması,

 

b) Anlamsızlık; bireylerin eylemlerinin kendileri için anlaşılır olmaması, eylemlerle genel amaçlar arasında bağlantı kuramaması,

 

c) Kuralsızlık(Normsuzluk); kuralların etkisini yitirmesi, amaçlara ulaşmak için kural dışı eylemlerin zorunluluğuna inanılması,

 

d) Yalıtılma (İzolasyon); toplumda veya örgütte yüksek değer verilen inanç ya da amaçların birey açısından herhangi bir değer taşımaması,

 

e) Kendinden uzaklaşma; bireylerin eylemlerinin kendi başına bir doyum kaynağı olmaktan çok kendi dışındaki doyumlar için bir araç durumuna gelmesi, şeklinde açıklanmaktadır.

 

Yabancılaşma: İletişimin Koptuğu Yer

İnsanlar arasındaki münasebet ve etkileşim biçimleri sosyal yaşamın önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. İlişkilerin sağlam ve sağlıklı temeller üzerinde gelişmesi toplumu aynı seviyede etkilemektedir. Bu bakımdan insanların birbirini anlaması kadar toplumun barışı konusunda sorumluluk taşıyan kişi ve kurumların sağlıklı ilişki ve etkileşim şekline katkıda bulunmaları gerekir. Aksi durumda yani istenilen iletişim kopması ise sorumluların gereken duyarlıklarından yoksun oldukları gerçeğinin göstergesidir.

Yabancılaşmanın toplumsal görünümleri işte bu sorumsuz ilişkiler düzeninde ortaya çıkar. İletişimin koptuğu yerde yabancılaşma akabinde anarşi; anomi ve kaos gibi toplumsal patolojiler boy gösterir.

Tüm bu realiteler, Türkiye’nin günlük yaşamının istenen bir tablo ortaya koyamadığını göstermektedir. Çok kanallı TV olgusu ile aşırı tüketim ve ülkenin bu çeşit kullanımlara hazırlıksız yakalanması ise halkı derinden sarsmıştır.

Medya, niteliksiz genç insanların başarı duygularını histeriye dönüştürürken insanların dil ve ifade biçimleri toplumdaki patolojik durumun hacmine dair fikir vermektedir. Okumayan bir toplumun içine düştüğü bu acı durum sonrasında iletişim bağları kesilmekte ve yabancılaşma körüklenmketedir.  Ayrıca hedonist(hazcı) kültürün ortaya çıkmasıyla, sırf eğlence ve gösterişe duyulan aşırı ilgi yabancılaşmanın diğer bir yönünü ifade etmektedir.

Hedonizmdeki reklâm ve modanın egemenliği aslında kitlesel toplumun sıkıntılı görüntülerinden başka bir şey değildir. Ahlaki çöküntülüğün yaşanmış olması, zamanla bireylerin bu buhranlı dönemlerin bedelini, fazlasıyla yıpratıcı bir şekilde ödedikleri görülmektedir. Patolojik durumları bunun en açık göstergesidir. Kentte özellikle umduğunu bulamayan fertlerin düşmüş oldukları bu acı durumdan kurtulmaları hali hazırda çözümsüz olarak ortada durmaktadır.

Yapılan yayımların kalitesinin düşüklüğü ve etki alanının büyüklüğü geleceğe dair kaygılarımızı artırmaktadır. Öyle ki bu durum gelişmenin önündeki en büyük engellerden biridir. Gençler, yaratıcılıktan uzak yaşamları sonucu durağanlıktan kurtulamamaktadırlar. Toplum böylece dinamizmini kaybetmektedir.

Batı hayranlığı taklit ve özentiden öteye geçememekte, modernleşme tam anlaşılamaması sonucu korunamamaktadır. Algılayıştaki bu basitlik durumu değişmenin olumlu yöne doğru yol almasında en önemli engeldir.

Bireyler, zamanla kendilerine ve çevrelerine yabancılaşmışlar, hayranlık aşırı boyuta varmış  ve bireylerin gerçekle ilişki biçimleri tersyüz olmuştur. Bu haliyle bireyler hayal âleminde basit şekillerde yaşantılarını sürdürürler.

Sonuç

Yabancılaşma hali hazırda tüm dünyanın sorunu gibi görünmekte ancak ülkemizdeki tahribatı dünyadakilere nazaran daha fazla gibi görünmektedir.  Bu bağlamda toplumdaki tarih bilinci meselesinde doğru elden beslenmesi, modernleşme sürecinde kültürel yozlaşmadan korunması bir devlet politikası haline getirilmelidir.

Toplum hayalperestlikten kurtarılmalı ve gerçekle ilişkisi yeniden ihdas edilmelidir. Bu bağlamda genç nesiller toplumun geleceği olduğundan;

-         Eğitim reformları gerçekleştirilmeli,

-         İşsizlik önlenmeli,

-         Bireylere karar alınma sürecinde hak tanınmalı,

-         Psiko-sosyal kurumlar yapılmalı,

 Bireyleri toplum hayatına kazandırıcı yönde hedefler belirlenmelidir ve bu hedefler uygun bir şekilde işlerlik kazandırılmalıdır. Yabancılaşmanın yol açtığı normsuzluk halinden bu şekilde uzaklaşılabileceği düşüncesindeyiz.

 



[1] Jean Baudrillard, Tam Ekran, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2000,s.120-121

[2] Sulhi Dönmezer, Sosyoloji, Ankara: Remzi Kitabevi, 1982, s.202-203

[3] Sulhi Dönmezer, Sosyoloji, Ankara: Resmi Kitabevi, 1982, s.178.

[4] Melvin Semann,  Amerikan Sosyolojisinde Yabacılaşmanın Anlamı, Bağlam Yay. 1987, s.265-305

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Postmodernizm ve Kadın

4/1/2007

AHMET AYYILDIZ

 

 

 

—TOPLUMSAL YAZILAR-

 

 

“POSTMODERN ÇAĞ”IN SİMULASYON ÖĞESİ OLARAK  “KADIN”

 

 

Bugün, toplumsal yok olurken, onun yerine ikame edilense “simülasyon”[1]dur. Sibernetik devrim, makine ile insan arasındaki ayrımı makine lehine ortadan kaldırmıştır. Ortadan kaldırılan bir başka olgu ise kadın ve erkek arasındaki cinsiyet ayrımı olarak toplumsal anlamını bulur. Bu da cinsiyetlerin iflası noktasıdır ki; toplumsal cinsiyetsizliğin en çarpıcı ifadesidir. İşte bu noktada kavramlar ve figürler “trans” kelimesiyle eklemlenerek zamanın yeni öznesi haline dönüşürler. Ortaya çıkan bu trans-görüntüler toplumsal cinsiyetsizliğin yeni figürünün “transseksüel” olduğunu uluorta söyler. 

 

Toplumsal cinsiyetsizlik noktasında kadının yeri neresidir? Trans(geçişim) görüntü dünyasındaki dönüştürücü rolü nedir gibi sorulara yanıt aramaya çalışalım: Transseksüelin, görüntü dünyasındaki izdüşümsel toplamına bakıldığında “kadın” görünümünün hakim olduğu gözden kaçmamaktadır.  Transseksüel, dişil ve erilin cinsiyetlerinin iflasını işaret etmekle birlikte, temel hareket noktasında dişil görüntüye büründüğü gerçeğini bütün düsturlarıyla sergiler. İşte bu noktada yeni bir saptama yapmak yerinde olacaktır. Burada cinsiyet iflasına uğrayan dişilden çok, erildir. Özellikle de “travesti” kavramında ifade bulan erkekliğin iflası yine “kadın” görünümüyle meydana gelmektedir. Travestilerin kadınsılığında bunu gözlemek şaşırtıcı olmasa gerek.

 

Sözkonusu trans-cinsiyeti meydana getiren en önemli simulasyon öğesi ise “kadının tanrısı olan modadır”[2].  Dolayısıyla transseksüellikte modanın birincil tüketicisi ve yaratıcısı olan kadın öğesinin, etkin olduğu kesinlikle söylenebilir. Bu trans-görüntünün izahı için moda tarafından yakın zamanda türetilmiş ve aynı zamanda tüketilmiş olan “transparan” kavramını ele almak yerinde gibi görünmektedir. “Transparan”ın mucidi olan moda, bunu dişilin baştan çıkarıcılığını artırmak için yahut kadının dişil kıvrımlarının bir tür saydam perdeden seyredilmesi için orta attığı herkesin tahmin edebileceği bir durumdur.  Görüntü dünyasında bu hassas perdenin, yani “transparan”ın“sanat” yahut başka trans-görüntü öğesi kavramlarla, erilin görüntüsüne sirayet ettiğine ibretle şahit olunmuştur. Modanın bu trans-görüntüdeki en işlevsel kavramı ise  “unisex” kavramıdır. Zira bu kavram yukarıda izah ettiğimiz” transparan”ın erkeğin zihinsel dünyasındaki kabulünü kolaylaştırmıştır. Unisex kavramı temel iki cinsiyet kategorisindeki ayrımların ortadan kalkmasını ve cinsiyetlerin silikleşmesini ifade etmekle birlikte dişil düsturların eril üzerindeki baskın etkisini de gözler önüne sermektedir. Görüntü transı,(geçişi) dişilden erile doğrudur. Burada anlatılmaya çalışılan transparan kavramı yardımıyla görüntü geçişinin kendisidir.

 

Bu yukarıdan beri izah etmeye çalıştığımız tabloda kadın yeniden tasarlanmış bir hiper- gerçeklik öznesi olarak yeni bir anlam kazanır. Bu haliyle kadın, gerçekliğin zemininin kaydırıldığı yahut gerçek olmayanın gerçeğin yerini aldığı görüntü dünyasında, bir tür aldatmaca unsurudur. Bu yeni haliyle kadın, görüntü dünyasındaki iktidarını sağlamlaştırırken, toplumsal alanda da kendi manifestosunu okur. Bu görüntü dünyasındaki kadın iktidarı yine kendi simulasyonunu yaratır. Moda olan kadın tipi göründüğü oranda ulaşılmaz ilan edilirken, erkelere ona ulaşma yöntemleri için nezaket adı altında bir kadınsılaşma öğütlenmektedir. Kadın ruhundan anlamak bir üst sınıf mesleği olarak yukarıdan aşağıya doğru haykırılır.  Nezaket ve kadın dilinden anlama meselesinde Kierkegaard 19. yüzyılın ilk yarısında “gentleman”liği yerden yere vurarak, dönemin kamusal insanını şaşırtmış ve öfkelendirmiştir[3]. Kierkegaard’ın yaptığı bu eleştiri “gentleman”liğin icrasında ortaya çıkan yapaylık ve bugün ki ifadeyle simülasyondur.  Eleştirilen elbette ki nezaketin kendisi değildir.

 

 



[1] Simulasyon kavramı için bknz: Jean  Baudrillard, Simülarklar ve Simülasyon, Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2006

[2] Bu tanımlama Soren Kierkegard’ın Kahkaha Benden Yana adlı eserinden iktibas edilmiştir.

[3] Soren Kierkegaard, Kahkaha Benden Yana, İstanbul: Ayrıntı Yay. 2005

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Enformasyon'un Ortamalı Olmadığına Dair

27/10/2006

      

 

 Enformasyon Nedir?

 

 

        Enformasyon kavramı dünyanın iletişim devrimini yaşadığı şu dönemde oldukça sık kullanılmaya başlanılan kavramlardandır. Enformasyon kavramı bu güncel konumunu hâlihazırda meydana gelen iletişim artışı ve bilgi patlamasına borçludur. Meydana gelen bu gelişmelere hiçbir toplum kayıtsız kalmamış ve kendi toplumsal hafızasına uygun gelebilecek kavramlar türetmeye çalışmıştır. Enformasyon’un Türkçe karşılığı olarak ise “bilgi” kavramının kullanılması uygun görülmektedir. Buraya kadar herşeyin normal seyrinde olduğu zannedilebilir. Fakat “enformasyon” kavramın incelenip nitelik ve niceliği ortaya konduğunda mesele farklı bir boyut kazanmaktadır. Türkçe’de tek karşılığı olan”bilgi” kavramın yabancı dillerde; örneğin İngilizce’de “information”, knowledge” ve “data” olmak üzere en az üç karşılığı vardır. Bu durum gözönüne alındığında durum bir hayli karmaşık bir hal almaktadır. Konuya açıklık getirmek için burada bu üç terime kısaca açıklık getirmeye çalışalım. “Data” nın Türkçe karşılığı olarak “veri” kabul edilmektedir. Bilgi olarak ta kullanılabilmektedir. Burada bilgiden anlaşılması gereken ise ham bilgi veyahut işlenmemiş bilgidir.“Knowledge” teriminin “içbilgi” veya “malumat “ terimleriyle açıklayabiliriz. Burada anlatılmak istenilen iletilmiş “bilgi”nin iletildiği objede veyahut bireyde başkalaşım geçirmesi ve ilk iletildiği durumda olmamasıdır. İnformation” kavramı ise “to inform” :bildirmek fiilinden türetilmiştir. Enformasyon resmi veya gayri resmi herhangi bir biçimde iletilen, kaydedilen, yayınlanan veyahut dağıtılan tüm zihinsel fikir, gerçeklik ve yaratıcı ürünlerin toplamıdır.[1]

 

          “Bildirmek” eyleminin oluşabilmesi için bilginin gönderici ve alıcı arasındaki hareketi, ayrıca bu hareket sonucunda bilgilenmeyi sağlayacak çeşitli mekanizmaların varlığı şarttır. Bu eylem iletişim olgusunu gündeme getirmektedir. Information kavramının iletme, iletişim, ileti ve haber gibi kavramlarla ilişkisinin olduğu düşünülmektedir. Bu ilişki gözönüne alındığında, “enformasyon” kavramı çok geniş bir sahayı içerdiği kabul edilmektedir. Nitekim iletişim bilimlerinden Gazetecilik ve Halkla İlişkiler bölümleri konuya ilgisiz kalmayıp çeşitli tezler yayınlamışlardır.

 

 Toplumsal Değişimin Lokomotifi: “Enformasyon”

        

         Bugüne kadar geçen süreçte toplumlar, tarım toplumu sonrasında sanayi toplumu (modern society) gibi evreler geçirmişlerdir. Şüphesiz bu süreçlerde toplumlar büyük değişimler yaşamışlardır. Dünya bugün başka bir büyük toplumsal değişime şahit olmaktadır. Bu yeni süreç toplumun tüm paradigmalarını etkilemiş ve yeni toplumsal düzen tartışmalarına yol açmıştır. Toplumbilimciler bu yeni sürece “Enformasyon Çağı” veya “Sanayi Sonrası Çağ” adını vermektedirler. Bu tür adlandırmalarda çeşitli kavram tartışmaları meydana gelmektedir. Burada bu tartışmaya girecek değiliz.

       

          “Enformasyon Çağı” tanımlamasının en büyük dayanağı üretim modelindeki radikal değişimdir. Bu değişim emek yoğun üretim modelinden bilgi yoğun üretim modeline geçişi ifade etmektedir. Enformasyon toplumu teorilerinin öncü isimlerinden olan D.Bell gelmekte olan toplumun yeni paradigmasının teorik bilgi olduğunu vurgular.[2]

          

           Yeni toplum bilgi etrafında örgütlenmektedir. Bilgi her toplum için hayati önem arz etmektedir; nitekim endüstriyel uygarlığın öncü isimlerinden olan Bacon’ın da yüzlerce yıl önce dediği gibi “bilgi güçtür”.Bu yeni toplum modelinde enformasyonun toplumun temel ekseni olduğu da unutulmamalıdır.[3]

 

          Bilindiği gibi tarım toplumlarında stratejik kaynak toprak ve işgücü olmasına karşılık, sanayi toplumunda ise sermaye merkezi bir önem kazanmıştır. Oysa enformasyon toplumunda ise bilgi stratejik kaynak haline gelmiştir. Çünkü yenidünyada teorik bilgiyi piyasada ürünlere ve hizmetlere başarılı şekilde dönüştürenler ile eğitim ve araştırma-geliştirme harcamalarına en çok yatırımı yapan devletler ya da toplumlar başarılı olacaktır.[4]

 

          “Yenidünya düzeni” bu çizgide ilerlerken Türkiye gibi gelişmekte olan veyahut geri kalmış ülkeler durumun ciddiyetini henüz kavramış gibi görünmemektedir. Bu yeni değişim sürecinin tezahür ettiği Japonya’da ise durum çok ilgi çekici bir şekilde farklılaşmaktadır. 1975–‘80 yılları arasında Japonya’nın toplam üretimi üç misli artmasına karşılık kullanılan hammadde oranında herhangi bir artış olmamıştır.[5] Bu durum üretim ve istihdamda hammaddenin öneminin eskisi kadar olmadığının delili olarak görülebilir.

 

           Enformasyon yeni haliyle hayli değişken, sürekli gelişebilen ve akışkan bir haldedir. Yenidünyanın katalizörü olan enformasyonu dışa bağımlı olarak tüketen ülkeler için hazin son kaçınılmazdır. Pozitif gelişmeler için enformasyon üreten ve bunun paralelinde enformasyon teknolojisine yatırım yapmak artık zorunlu hale gelmiştir. Enformasyon teknolojisi üretilmesi bilgi potansiyeliyle yakından ilgilidir.

 

         Sonuç olarak enformasyon başta ekonomik, siyasi, kültürel ve nihayetinde toplumsal değişim ve gelişim için son derece önemlidir. Bu potansiyeli yakalayabilen ülkeler yenidünyada söz sahibi olacaklardır. Güçlerini ise değişimin katalizörü olan enformasyondan aldıkları şüphe götürmez bir gerçektir.

 



[1] The ALA Glossary of Information Science. Ed.by H.Young, Chicago:ALA, 1983

[2] D.Bell, The Comming of Post Industrial Societie.,Basic Books,Inc.,Publication, New York, 1973

[3] Veysel Bozkurt, Enformasyon Toplumu ve Türkiye. Sistem Yayıncılık, İstanbul, 2000. s.27

[4] Veysel Bozkurt, Enformasyon Toplumu ve Türkiye .Sistem Yayıncılık,İstanbul,2000 s.28

[5]P.F.  Drucker, Kapitalist Ötesi Toplum. İnkılap Yayınları.Çev. Belkıs Çorakçı,İstanbul, 1993 s.21-101.

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı